Anksiyete ve Kaygı Bozuklukları: Zihin Tehlikeyi Fazla Yakına Getirdiğinde
İnsan bazen güvende olduğu hâlde kendisini güvende hissedemez.
Ortada görünür bir tehlike olmayabilir. Gün sıradan ilerliyordur, çevrede olağandışı hiçbir şey yoktur ve kişi aklıyla bunun farkındadır. Buna rağmen beden gergindir. Zihin ihtimalleri tarar, dikkatin bir bölümü sürekli ters gidebilecek şeylere yönelir.
Bu deneyimi yalnızca “kuruntu yapmak” şeklinde açıklamak doğru değildir.
Kaygı, zihnin ve bedenin bizi olası bir tehlikeye hazırlama biçimlerinden biridir. Belirli ölçüde hepimizde bulunur ve yaşamın devamı açısından gerekli bir işlevi vardır.
Fakat bazen tehlikenin kendisiyle tehlikenin ihtimali arasındaki mesafe kaybolmaya başlar.
Zihin uzak bir olasılığı yakına getirir.
Olabilir olan, olacakmış gibi hissedilir.
Kaygı bozukluklarında sorun çoğu zaman kaygının varlığı değil; bu alarmın kişinin yaşamındaki ağırlığının giderek artmasıdır.
Kaygı ile Kaygı Bozukluğu Aynı Şey Değildir
Bir insanın kaygılanması onun bir kaygı bozukluğu olduğu anlamına gelmez.
Önem verdiğimiz şeyler konusunda kaygı duymamız doğaldır. Bir sınavın sonucu, sağlığımız, sevdiğimiz insanların güvenliği, iş yaşamındaki bir belirsizlik veya önemli bir karar bizi düşündürebilir.
Kaygı bazen dikkatimizi toplar, hazırlanmamıza yardımcı olur ve karşılaşabileceğimiz riskleri değerlendirmemizi sağlar.
Klinik açıdan mesele, kaygının kişinin yaşamında nasıl bir yer kaplamaya başladığıdır.
Kaygı giderek kontrol edilmesi güç bir hâle geliyor, uzun süre devam ediyor, kişinin günlük işlevselliğini etkiliyor veya yaşamını korktuğu şeylerden kaçınacak biçimde düzenlemesine neden oluyorsa farklı bir tablo ortaya çıkabilir.
Amerikan Psikiyatri Birliği de kaygı bozukluklarında kaygının duruma göre orantısız, kalıcı ve kişinin işlevselliğini bozacak düzeye ulaşmasının önemli olduğunu vurgular.
Bu ayrım bana önemli geliyor.
Çünkü ruh sağlığı, hiç kaygı yaşamamak değildir.
Kaygının varlığı ile hayatı kaygının yönetmesi aynı şey değildir.
Kaygı Bazen Neyin Önemli Olduğunu da Gösterir
Varoluşçu psikolojinin önemli isimlerinden Rollo May, kaygıya yaşamdan bütünüyle çıkarılması gereken bir arıza olarak bakmaz.
The Meaning of Anxiety adlı eserinde şu ifadeyi kullanır:
“Kaygı, gerçeklikten bile daha iyi bir öğretmendir.” — Rollo May
May'in burada kaygıyı övdüğünü düşünmemek gerekir. Onun ilgilendiği şey, kaygının insanın kendisi için önemli gördüğü bir şey tehdit altında hissettiğinde ortaya çıkabilmesidir.
İşini kaybetmekten kaygılanan bir insan için mesele yalnızca maaş olmayabilir. Güvenlik, yeterlilik veya bağımsızlık duygusu tehdit altında olabilir.
Bir ilişkide yoğun kaygı yaşayan kişinin korkusu yalnızca ilişkinin bitmesi olmayabilir. Terk edilmek, yalnız kalmak veya yeniden sevilmeyeceğine inanmak daha derinde yer alabilir.
Bu nedenle terapide kaygının yalnızca nasıl azaltılacağını değil, neyin tehdit altında hissedildiğini de anlamaya çalışırız.
Bazen kaygının gerçek anlamı, korkulan olayın kendisinden çok orada ortaya çıkar.
Yaygın Anksiyete: Zihnin Dinlenemediği Bir Endişe Hâli
Yaygın Anksiyete Bozukluğu'nda kaygı yalnızca tek bir konuya bağlı değildir.
Sağlık, iş, ekonomik durum, aile, günlük sorumluluklar veya gelecekte yaşanabilecek olaylar arasında dolaşan ve kontrol edilmesi güçleşen bir endişe hâli görülebilir.
Kişi bazen kendisini uzun süredir kaygılı olduğu için kaygılı biri olarak tanımlamaya başlar.
Zihninin sürekli olasılık hesaplaması ona artık olağan gelebilir.
Buradaki yorgunluk yalnızca düşünmekten kaynaklanmaz.
Zihin sürekli tetikte olduğunda beden de bundan etkilenebilir. Kas gerginliği, uyku güçlüğü, huzursuzluk, çabuk yorulma ve dikkati toplamakta zorlanma gibi belirtiler tabloya eşlik edebilir. Yaygın anksiyete bozukluğunda endişenin kalıcılığı ve kontrol edilmesindeki güçlük önemli klinik özellikler arasındadır.
Bu kişiler zaman zaman kendilerini “her şeye hazırlıklı olmak zorundaymış” gibi hissedebilirler.
Fakat sürekli hazırlık hâli zaman içinde dinlenme kapasitesini azaltabilir.
Panik Atak ile Panik Bozukluk Aynı Şey Değildir
Panik atak, yoğun korku veya rahatsızlığın kısa sürede yükseldiği bir deneyimdir.
Kalp çarpıntısı, nefes almakta zorlanma, titreme, baş dönmesi, göğüste sıkışma veya kişinin kontrolünü kaybedeceği hissi gibi belirtiler görülebilir.
Bu deneyim son derece güçlü olabilir.
Ancak bir insanın panik atak yaşaması tek başına Panik Bozukluk tanısı anlamına gelmez.
Panik bozuklukta tekrarlayan ve beklenmedik panik atakların yanı sıra kişinin yeni bir atak yaşama ihtimaline ilişkin kalıcı bir endişe geliştirmesi veya davranışlarını buna göre değiştirmesi önem kazanır.
Burada zaman zaman ikinci bir korku ortaya çıkar:
Kaygının kendisinden korkmak.
Kişi yalnızca kalabalık bir yerde bulunmaktan korkmuyor olabilir. Orada panik atak geçirirse ne olacağından korkuyordur.
Bir bedensel duyumun ortaya çıkması yeni bir atağın habercisi gibi yorumlanabilir.
Böylece kalbin hızlanması veya nefesin değişmesi yalnızca bedensel bir his olmaktan çıkar; kişinin zihninde tehlikenin kanıtına dönüşür.
Psikoterapide bedensel duyumlarla kurulan bu ilişkinin ele alınması panik belirtileri açısından önemli olabilir.
Sosyal Anksiyete Utangaçlıktan Daha Fazlasıdır
Her insan sosyal ortamlarda aynı rahatlığa sahip değildir.
Yeni insanlarla tanışırken çekingen olmak, kalabalık önünde konuşurken heyecanlanmak veya başkalarının değerlendirmesini önemsemek tek başına sosyal anksiyete bozukluğu anlamına gelmez.
Sosyal anksiyetede kişinin başkaları tarafından olumsuz değerlendirilme, küçük düşme veya yetersiz görülme ihtimaline yönelik korkusu çok daha merkezi bir yer tutabilir.
Bu nedenle sosyal ortam yalnızca insanların bulunduğu bir yer değildir.
Kişinin kendisini sürekli dışarıdan izlediği bir alana dönüşebilir.
Konuşurken nasıl göründüğünü, sesinin titreyip titremediğini, yanlış bir şey söyleyip söylemediğini veya karşısındaki kişinin kendisi hakkında ne düşündüğünü takip etmeye başlayabilir.
Bu yoğun öz-izleme hali, kişinin konuşmaya ve ilişkiye ayırabileceği dikkati de azaltabilir.
Sosyal anksiyete yaşayan kişiler zaman içinde korktukları sosyal ortamlardan uzak durabilirler. Ancak NIMH'nin de belirttiği gibi sosyal anksiyete, yalnızca utangaçlık değildir; korku ve kaçınma kişinin ilişkilerini ve günlük yaşamını belirgin biçimde etkileyebilir.
Bazen kişinin en büyük korkusu insanların onu gerçekten nasıl gördüğü değil, kendisini başkalarının gözünden nasıl gördüğüdür.
Özgül Fobilerde Korkunun Nesnesi Bellidir
Bazı kaygı bozukluklarında korkunun odağı daha belirgindir.
Uçak, yükseklik, belirli hayvanlar, kan veya başka bir nesne ve durum yoğun korku yaratabilir.
Kişi çoğu zaman korkusunun düzeyinin dışarıdan bakıldığında fazla olduğunu bilir.
Ama bunu bilmesi bedeninin verdiği tepkiyi ortadan kaldırmaz.
Bu noktada önemli bir ayrım vardır.
İnsanlar zaman zaman korkularının “mantıksız olduğunu bildikleri için” onları kolayca aşmaları gerektiğini düşünürler.
Oysa psikolojik tepkiler yalnızca bilinçli mantıkla düzenlenmez.
Kişinin “Bunun bana zarar vermeyeceğini biliyorum” demesiyle sinir sisteminin aynı güvenlik bilgisini öğrenmesi arasında zaman zaman mesafe bulunabilir.
Bu nedenle belirli kaygı bozukluklarında kullanılan maruz bırakma temelli psikoterapi uygulamalarının amacı kişiyi korkusunun içine hazırlıksız biçimde itmek değildir. Kişinin güvenli ve yapılandırılmış biçimde korktuğu durumla ilişki kurmasına ve kaçınma döngüsünün değişmesine yardımcı olmaktır.
Kaygının Görünmeyen Tarafı: Kaçınma
Kaygının şiddetini yalnızca insanın ne kadar kötü hissettiğinden anlamak bazen yanıltıcı olabilir.
Çünkü bazı insanlar kaygılarını oldukça başarılı biçimde yönetiyor gibi görünürler.
Ama bunun nedeni kaygının azalması değil, hayatın kaygıya göre düzenlenmiş olması olabilir.
Kişi toplantılarda konuşmuyordur.
Tek başına seyahat etmiyordur.
Kalabalık yerlere gitmiyordur.
Belirsizlik yaratacak ilişkilerden uzak duruyordur.
Kendisine kaygı yaşatabilecek alanları hayatından çıkardıkça dışarıdan daha sakin görünebilir.
Fakat bu sakinliğin bir bedeli vardır.
Kaçınmanın psikolojik açıdan güçlü olmasının nedeni hemen işe yaramasıdır.
Korkulan durumdan uzaklaşıldığında kaygı azalır.
Beyin de bu rahatlamayı öğrenir.
Böylece kişi istemeden kendisine, korktuğu şeyden ancak kaçınarak korunabileceğini öğretmeye başlayabilir.
Zaman içinde kaçınma alanı genişledikçe hayat alanı daralabilir.
Bu yüzden terapide bazen kaygının kendisinden önce kişinin kaygı yaşamamak uğruna nelerden vazgeçtiğine bakmak daha açıklayıcıdır.
Güvence Aramak da Bir Kaçınma Biçimi Olabilir
Kaygının daha az görünür davranışlarından biri sürekli güvence aramaktır.
Kişi yakınlarının fikrini alabilir, internette araştırabilir, aynı şeyi tekrar tekrar kontrol edebilir veya bir durumun kötü sonuçlanmayacağına ilişkin kesinlik arayabilir.
Bunların hepsi gündelik yaşamda normal davranışlar olabilir.
Ancak güvence olmadan kaygıya katlanmak giderek zorlaşıyorsa farklı bir döngü oluşabilir.
Güvence alındığında kişi rahatlar.
Fakat bu rahatlama, zihne “Tek başıma bu belirsizliği taşıyamam” mesajını verebilir.
Bir süre sonra yeni bir şüphe çıkar ve yeniden güvenceye ihtiyaç duyulur.
Burada sorun bilgi sahibi olmak değildir.
Sorun, rahatlayabilmek için kesinliğe ihtiyaç duyulmasıdır.
Hayat ise bu kesinliği her zaman sunmaz.
Kaygı Neden Bedende Bu Kadar Gerçek Hissedilir?
Kaygı yalnızca düşünsel bir süreç değildir.
Sinir sistemi de olası tehlikeye hazırlanır.
Bu nedenle kalp atışlarında hızlanma, nefeste değişiklik, kaslarda gerginlik, terleme, titreme, mide ve bağırsak yakınmaları, baş dönmesi veya uyku bozuklukları görülebilir. Kaygı bozukluklarında bedensel belirtiler yaygındır.
Bu belirtiler gerçektir.
“Psikolojik” olmaları onların hayali olduğu anlamına gelmez.
Beden ile zihni birbirinden tamamen ayrı iki sistem gibi düşünmek bu nedenle yanıltıcıdır.
Bazen bedensel belirti kaygının sonucu olur.
Bazen de kişinin o belirtiye yüklediği anlam kaygıyı daha da artırır.
Ayrıca aynı belirtilerin farklı tıbbi durumlarda da görülebileceği unutulmamalıdır. Yeni başlayan veya fiziksel sağlık açısından endişe yaratan belirtilerin otomatik olarak kaygıya bağlanması yerine gerektiğinde tıbbi değerlendirme yapılması önemlidir.
Kaygının Tek Bir Nedeni Yoktur
Kaygı bozukluklarını “beyinde serotonin veya dopamin dengesizliği” gibi tek bir biyolojik açıklamayla anlatmak güncel klinik bilgiyi karşılamaz.
Genetik yatkınlık, mizaca ilişkin özellikler, öğrenme süreçleri, yaşam deneyimleri, stres, travmatik yaşantılar ve kişinin çevresi farklı düzeylerde etkili olabilir.
Aynı tanıyı alan iki insanın kaygısının gelişim öyküsü bile birbirinden oldukça farklı olabilir.
Bir kişi çocukluğundan itibaren tehlikeye karşı daha hassas bir mizaç taşırken başka birinde belirli bir yaşam olayı önemli olabilir. Bazı kişilerde belirsizliğe tahammül güçlüğü belirgindir; başka birinde eleştirilmek, hata yapmak veya kontrolünü kaybetmekle ilgili korkular ön planda olabilir.
Bu nedenle klinik görüşmede yalnızca belirtileri saymakla yetinmemek gerekir.
Belirtinin kişinin yaşam öyküsündeki anlamı da önemlidir.
Her Yoğun Kaygı Bir “Anksiyete Bozukluğu” Değildir
Kaygı pek çok farklı ruhsal durumda görülebilir.
Depresyonda, travma sonrası süreçlerde, obsesif-kompulsif bozuklukta, yeme bozukluklarında ve başka klinik tablolarda da yoğun kaygı yaşanabilir.
Bu nedenle kaygının bulunması tek başına hangi tanının söz konusu olduğunu göstermez.
Burada güncel sınıflandırmaya ilişkin önemli bir noktayı da belirtmek gerekir.
Obsesif Kompulsif Bozukluk ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu geçmiş sınıflandırmalarda kaygı bozukluklarıyla birlikte ele alınmış olsa da günümüzde DSM-5-TR içerisinde ayrı tanı gruplarında değerlendirilmektedir.
Bu ayrım yalnızca akademik bir sınıflandırma meselesi değildir.
Benzer görünen belirtilerin altında farklı psikolojik mekanizmalar bulunabileceğini hatırlatır.
Dolayısıyla kişinin kendisine internetten bir belirti listesi üzerinden tanı koyması yerine bütüncül bir klinik değerlendirme yapılması önemlidir.
Psikoterapide Kaygıyla Nasıl Çalışılır?
Kaygı bozukluklarında etkili psikoterapi yaklaşımları bulunmaktadır.
Bilişsel Davranışçı Terapi, kaygı bozuklukları konusunda en fazla araştırılmış psikoterapi yaklaşımlarından biridir. Belirli durumlarda maruz bırakma temelli çalışmalar ve kabul-kararlılık temelli yaklaşımlar da kullanılabilir. Tedavinin biçimi yaşanan kaygının türüne ve kişinin ihtiyaçlarına göre değişir.
Fakat psikoterapiyi yalnızca “kaygıyı düşüren tekniklerin öğrenildiği yer” olarak görmüyorum.
Kişinin tehlikeyi nasıl değerlendirdiğini, neden özellikle bazı durumların kendisinde yoğun kaygı oluşturduğunu, kaçınmanın hayatında nasıl bir yer kapladığını ve güvenliği hangi koşullara bağladığını anlamak da önemlidir.
Bazı insanların temel problemi gelecekte kötü bir şey olacağı düşüncesidir.
Bazılarında ise asıl mesele, kötü bir şey olursa onunla baş edemeyeceğine ilişkin inançtır.
Bu ikisi aynı değildir.
Terapi de yalnızca dünyayı daha güvenli göstermeye çalışmaz.
Bazen kişinin kendi dayanıklılığıyla ilişkisini değiştirmesine yardımcı olur.
İlaç tedavisinin gerekli olduğu durumlarda değerlendirme psikiyatri hekimi tarafından yapılmalıdır. Kaygı bozukluklarında psikoterapi, ilaç tedavisi veya her ikisinin birlikte kullanılması kişinin klinik durumuna göre planlanabilir.
Kaygıyla Yaşamak ile Kaygının Etrafında Yaşamak Arasındaki Fark
Kaygıyı bütünüyle ortadan kaldırmak insan yaşamı açısından ne mümkün ne de gerekli.
Sevdiğimiz sürece kaybetmekten, önem verdiğimiz sürece başarısız olmaktan, geleceğe yatırım yaptığımız sürece belirsizlikten zaman zaman kaygı duyacağız.
Rollo May'in kaygıyı insan yaşamından bütünüyle çıkarılması gereken bir şey olarak görmemesinin nedenlerinden biri de budur.
Ancak kaygıyla yaşamak başka, hayatı kaygı yaşamamak için düzenlemek başkadır.
İlkinde kaygı hayatın içinde bulunan duygulardan biridir.
İkincisinde ise kişi kararlarını, ilişkilerini ve hareket alanını kaygının sınırlarına göre belirlemeye başlar.
Klinik olarak üzerinde çalışılması gereken yer çoğu zaman bu sınırdır.
Uzman Klinik Psikolog İlknur Üner'den Not
Kaygıyla ilgili konuşurken en çok üzerinde durduğum noktalardan biri, insanların kendilerini “kaygılı biri” olarak tanımlamaya başlamasıdır.
Uzun süre aynı duyguyla yaşayan insan, zaman zaman o duyguyu kişiliğinin bir parçası zannetmeye başlayabilir.
Kendisine dikkatli, kontrolcü, fazla düşünen veya rahatlayamayan biri olarak bakar.
Oysa terapi odasında benim için daha önemli olan, kaygının kişinin hayatında hangi görevi üstlendiğini anlayabilmektir.
Bazı insanlarda kaygı hazırlıksız yakalanmamanın yoludur.
Bazılarında kontrolü kaybetmemek için geliştirilmiş bir güvenlik biçimidir.
Bazılarında ise yıllardır taşınan bir inanç vardır: Her şey yolunda olacaksa kişinin sürekli tetikte olması gerektiği düşüncesi.
Bu noktada kaygının ortadan kalkmasını istemek kadar, kaygının kişiyi neden bu kadar korumaya çalıştığını anlamak da önemlidir.
Çünkü bazen insanın zihni ona sürekli kötü ihtimalleri gösterirken aslında şunu söylemektedir:
“Hazırlıksız kalmanı istemiyorum.”
Fakat sürekli hazırlanmak da hayatı yaşamaktan farklı bir şeydir.
İnsan bütün riskleri ortadan kaldıramaz.
İlişkiler konusunda kesin garanti alamaz. Her kararın sonucunu önceden bilemez. Kendisinin ve sevdiklerinin başına hiçbir zaman kötü bir şey gelmeyeceğinden emin olamaz.
Psikolojik güvenin de tam bu nedenle dış dünyadan alınabilecek kusursuz bir garanti olduğunu düşünmüyorum.
Bazen güven, dünyanın tamamen öngörülebilir hâle gelmesinden değil; öngöremediğimiz bir şeyle karşılaşsak bile kendimize dönebileceğimizi fark etmekten gelir.
Kaygının hayatımızdaki yeri değişmeye başladığında her şey bir anda belirsizliğini kaybetmez.
Ama insan belirsizliğin karşısında eskisi kadar yalnız hissetmeyebilir.
Uzman Klinik Psikolog İlknur Üner
Bilgilendirme Notu
Bu içerik genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Buradaki açıklamalar tıbbi veya psikiyatrik tanı, kişiye özel klinik değerlendirme ya da tedavi önerisi niteliğinde değildir ve psikiyatri hekimi veya ruh sağlığı uzmanı tarafından yapılacak değerlendirmenin yerini tutmaz.
Burada anlatılan bazı düşünce, davranış veya bedensel belirtileri yaşamanız tek başına bir kaygı bozukluğunuz olduğu anlamına gelmez. Benzer belirtiler farklı psikolojik ve tıbbi durumlarda görülebilir. Tanısal değerlendirmede belirtilerin niteliği, süresi, şiddeti ve kişinin günlük yaşamını ne ölçüde etkilediği birlikte ele alınır.
Kendinize zarar verme veya yaşamınıza son verme düşünceleriniz varsa ya da yakınınız açısından acil bir risk olduğunu düşünüyorsanız profesyonel yardımı ertelemeyin; acil durumlarda Türkiye'de 112 Acil Çağrı Merkezi'ne başvurabilirsiniz.