Milli Bir Alışkanlık mı? Son Dakikacılık ve Karar Erteleme
Bir işi yapmak için önümüzde günler vardır ama nedense en verimli olduğumuz zaman son akşamdır.
Tatil rezervasyonunu son güne bırakırız. Bir başvuruyu günlerce bekletip kapanmasına birkaç saat kala tamamlarız. Önemli bir e-postaya cevap vermek için “biraz daha düşüneyim” deriz. Alacağımız ürünü haftalarca araştırır, sonunda zaman daralınca bir anda karar veririz.
Sonra da kendimize oldukça tanıdık bir açıklama yaparız:
“Ben baskı altında daha iyi çalışıyorum.”
Peki gerçekten öyle mi?
Yoksa son dakikacılık bazen çalışmak istememekten çok, karar vermenin veya işe başlamanın yarattığı rahatsızlığı bir süre daha ertelemenin yolu mu?
Başlıktaki “milli alışkanlık” elbette biraz mizah içeriyor. Son dakikacılık herhangi bir topluma özgü değil. Aslında insanın yapması gerektiğini bildiği bir şeyi yapmaması o kadar eski bir mesele ki Antik Yunan’dan bu yana tartışılıyor.
Bugün psikoloji bize şunu söylüyor: Erteleme her zaman zaman yönetimiyle ilgili değil. Bazen asıl mesele, o anda nasıl hissettiğimizi yönetmek.
Son dakikacılık neden olur?
Erteleme denildiğinde akla ilk olarak tembellik gelebilir.
Oysa kişi ne yapması gerektiğini gayet iyi biliyor olabilir. Dosya bilgisayardadır, son tarih bellidir, zamanı da vardır.
Ama yine de başlamaz.
Çünkü yapılacak iş yalnızca “iş” değildir. Bazen beraberinde sıkılmayı, yetersizlik hissini, başarısızlık ihtimalini, kaygıyı veya zor bir karar vermeyi de getirir.
Burada psikolojide oldukça ilginç bir kavram devreye giriyor:
Kısa vadeli duygu onarımı
Erteleme üzerine çalışan psikolog Fuschia Sirois ve Timothy Pychyl’in üzerinde durduğu short-term mood repair, yani kısa vadeli duygu onarımı yaklaşımına göre kişi bazen işi değil, işin kendisinde yarattığı kötü hissi erteler.
Örneğin bir rapora başlamak sizi yetersiz hissettiriyorsa raporu kapatıp sosyal medyaya bakmak birkaç dakikalığına iyi gelebilir.
Zor bir telefon görüşmesi kaygı yaratıyorsa “yarın ararım” demek rahatlatabilir.
Karar vermek huzursuzluk yaratıyorsa “biraz daha düşüneyim” demek o anda iyi hissettirebilir.
Ertelemenin cazibesi de burada ortaya çıkar.
Bugünkü huzursuzluğu azaltır.
Bedelini ise yarınki bize bırakır.
Dolayısıyla bazen “Son dakikaya bıraktım” dediğimiz davranışın altında oldukça basit bir psikolojik pazarlık vardır:
Bugünkü ben rahatlasın, yarınki ben halleder.
“Yarınki ben” neden bu kadar çalışkan görünüyor?
Burada başka ilginç bir psikolojik kavram var: future self-continuity, yani gelecekteki benlikle süreklilik.
İnsanlar gelecekteki kendilerini her zaman bugünkü kendileri kadar yakın hissetmeyebilirler.
Bugünkü ben yorgundur.
Bugünkü ben sıkılmıştır.
Bugünkü ben bu raporla uğraşmak istemez.
Ama yarınki ben nedense daha disiplinli, daha enerjik ve daha kararlı görünür.
“Sabah erken kalkıp yaparım.”
“Hafta sonu oturup hepsini bitiririm.”
“Yarın kafam daha rahat olacak.”
İşin ilginç tarafı, yarın geldiğinde o “gelecekteki ben” artık bugünkü ben olmuştur ve çoğu zaman aynı isteksizlik orada da duruyordur.
Gelecekteki benliğimizle kendimizi ne kadar bağlantılı hissettiğimizin, bugünkü kararlarımızı etkileyebildiğini gösteren psikoloji araştırmaları da var.
Belki de ertelemenin küçük sırlarından biri burada yatıyor:
Bugünkü rahatlığımızın faturasını, sanki başka biri ödeyecekmiş gibi gelecekteki kendimize bırakabiliyoruz.
Karar erteleme nedir?
Bazen ertelediğimiz şey yapılacak iş değil, kararın kendisidir.
Psikolojide decisional procrastination, yani karar erteleme, kişinin karar vermesi gerektiğini bildiği halde bunu gereğinden uzun süre geciktirmesini anlatmak için kullanılan bir kavramdır.
“Biraz daha düşüneyim.”
“Şimdi karar vermeyeyim.”
“Biraz daha araştırayım.”
“Belki daha iyi bir seçenek çıkar.”
Bunların hepsi ilk bakışta makul cümlelerdir. Zaten bazı kararların düşünülmesi ve araştırılması gerekir.
Ancak araştırma artık yeni bir bilgi sağlamıyor ve yalnızca karar verme anını ileri taşıyorsa başka bir şey oluyor olabilir.
Çünkü karar vermek yalnızca bir seçeneği seçmek değildir.
Aynı zamanda diğer seçeneklerden vazgeçmektir.
“Ya yanlış karar verirsem?”
Karar vermeyi zorlaştıran düşüncelerden biri budur.
“Ya öbür seçenek daha iyiyse?”
“Ya sonradan pişman olursam?”
“Ya biraz daha beklersem daha iyi bir fırsat çıkarsa?”
Burada belirsizliğe tahammülsüzlük devreye girebilir.
Önemli kararların çoğunda yüzde yüz garanti yoktur. İş değiştirmek, taşınmak, ilişki hakkında karar vermek, eğitim seçmek veya önemli bir satın alma yapmak…
Ne kadar araştırırsak araştıralım belli miktarda belirsizlik kalır.
Bazı durumlarda karar veremememizin nedeni yeterince bilgi sahibi olmamamız değil, kesinlik aramamızdır.
Oysa bazen karar verebilmek, doğru cevabı bulmaktan çok belirsizlikle yaşayabilmeyi gerektirir.
Çok seçenek karar vermeyi kolaylaştırır mı?
Her zaman değil.
Psikolojide choice overload, yani seçenek fazlalığı üzerine yapılan araştırmalar, bazı koşullarda çok fazla alternatifin karar vermeyi kolaylaştırmak yerine zorlaştırabileceğini gösteriyor.
Telefon alırken bunu kolayca görebiliriz.
Önce üç modele bakarız.
Sonra karşılaştırma sitesine gireriz.
Üç model sekiz olur.
Sekiz modelin kamera testlerine bakarız.
Ardından yorumlar gelir.
Bir süre sonra daha bilgiliyizdir ama daha kararlı değilizdir.
Bu etkinin her durumda ortaya çıktığını söylemek doğru olmaz; araştırma sonuçları bağlama göre değişebiliyor. Ancak “daha fazla seçenek her zaman daha iyi karar verir” düşüncesi de sandığımız kadar kesin değil.
Bazen seçenek arttıkça vazgeçtiğimiz alternatiflerin sayısı da artar.
Ve “en iyisini” bulma isteği karar vermeyi daha da zorlaştırır.
Son dakika neden birden motive ediyor?
Burada daha önce sözünü ettiğimiz Temporal Motivation Theory – Zamansal Motivasyon Teorisi devreye giriyor.
Bir işin sonucu uzaktaysa bugünkü zihnimiz için yeterince acil görünmeyebilir.
Raporun teslimine üç hafta varsa başlamamak ciddi bir problem gibi gelmez.
Üç gün kaldığında önem artar.
Üç saat kaldığında ise rapor artık zihnimizin merkezindedir.
Son tarih yaklaştıkça görevin psikolojik ağırlığı artar.
İşte “Ben baskı altında daha iyi çalışıyorum” düşüncesinin bir kısmı buradan geliyor olabilir.
Belki son dakikada daha yetenekli hale gelmiyoruz.
Belki sadece artık erteleyemeyeceğimiz noktaya geliyoruz.
“Ben son dakika insanıyım” bazen bir savunma olabilir mi?
Burada daha şaşırtıcı bir kavramdan söz etmek mümkün: self-handicapping, yani kişinin kendi önüne önceden bir engel koyması.
Her erteleme davranışını böyle açıklamak doğru olmaz. Ancak bazı durumlarda son dakikaya bırakmak kişinin kendisini psikolojik olarak korumasına da yarayabilir.
Düşünün:
Bir işe bir hafta boyunca çalışır ve başarısız olursanız aklınıza şu düşünce gelebilir:
“Demek ki yeterince iyi değilim.”
Ama aynı işe son gece başlar ve kötü sonuç alırsanız elinizde başka bir açıklama vardır:
“Zaten son anda yaptım.”
Bu küçük fark benlik açısından önemlidir.
Başarısızlığın nedeni yeteneğimiz değil, zaman yetersizliği olmuş olur.
Böylece kişi farkında olmadan kendisine bir kaçış kapısı bırakabilir.
“Gerçekten çalışsaydım yapardım.”
Bu nedenle bazı kişilerde erteleme yalnızca işi geciktirmek değil, başarısızlığın anlamını kontrol etmenin bir yolu haline gelebilir.
Tamamlanmamış işler neden zihnimizde kalıyor?
Psikolojinin kurucularından William James, 1886 yılında meslektaşı Carl Stumpf’a yazdığı bir mektupta çok güzel bir gözlem yapıyor:
“Hiçbir şey, tamamlanmamış bir işin sürekli askıda kalması kadar yorucu değildir.”
Yaklaşık 140 yıl sonra bile oldukça tanıdık geliyor.
Çünkü ertelediğimiz işi yapmıyor olmamız, ondan tamamen kurtulduğumuz anlamına gelmez.
Rapor hâlâ zihnin bir köşesindedir.
“Bunu yapmam gerekiyor.”
“Akşam kesin başlayacağım.”
“Yarın halletmem lazım.”
İş masada değildir ama zihinde açıktır.
Bu yüzden son dakikacılığın görünmeyen maliyetlerinden biri de budur:
Erteleme bize boş zaman verebilir ama her zaman zihinsel özgürlük vermez.
Son dakikacılık ne zaman sorun haline gelir?
Her işi erkenden yapmak zorunda değiliz. Bazı insanlar gerçekten son tarihe yakın çalışmayı tercih edebilir.
Önemli olan davranışın hayatımızdaki bedelidir.
Karar veremediğiniz için fırsatları kaçırıyorsanız, sürekli son dakika stresi yaşıyorsanız, basit kararlar zihninizde gereğinden uzun süre yer kaplıyorsa, sürekli araştırıp yine de seçim yapamıyorsanız veya yanlış karar verme ihtimali sizi hareketsiz bırakıyorsa davranışın arkasındaki nedeni incelemek yararlı olabilir.
Bu noktada mesele yalnızca “programlı olmak” değildir.
Bazen kişi kararın veya görevin yarattığı duygudan uzaklaşmaya çalışıyordur.
Son dakikacılık ve karar erteleme nasıl azaltılabilir?
Önce şu soruyu sormak işe yarayabilir:
“Ben aslında neyi erteliyorum?”
İşi mi?
Kararı mı?
Yanlış yapma ihtimalini mi?
Sıkılmayı mı?
Yoksa bu işle birlikte hissetmek istemediğim bir duyguyu mu?
Sürekli araştırıyorsanız bir başka soru da önemli:
“Öğreneceğim yeni bilgi kararımı gerçekten değiştirecek mi?”
Cevap hayırsa araştırma artık karar vermenize değil, karar vermeyi geciktirmenize hizmet ediyor olabilir.
Gerçek son tarihten önce kendi karar tarihinizi belirlemek, büyük bir işi küçük bir başlangıçla açmak ve her kararda yüzde yüz emin olmayı beklememek de döngünün kırılmasına yardımcı olabilir.
Çünkü çoğu zaman harekete geçmeden önce bütün rahatsızlığın ortadan kalkmasını bekliyoruz.
Oysa bazen rahatlama, başladıktan sonra geliyor.
Belki de sorun zaman değildir
Son dakikacılığı genellikle takvimle çözmeye çalışıyoruz.
Ajanda alıyoruz.
Hatırlatıcı kuruyoruz.
Liste hazırlıyoruz.
Bunların hepsi yararlı olabilir.
Ama sorun her zaman takvimde değildir.
Bazen bugünkü rahatsızlığımızdan kurtulmak için yarınki kendimize iş bırakıyoruz.
Bazen yanlış karar verme ihtimalinden kaçıyoruz.
Bazen mükemmel seçeneği arıyoruz.
Bazen de başarısız olursak kendimize söyleyecek bir mazereti farkında olmadan önceden hazırlıyoruz.
Bu yüzden son dakikacılık kimi zaman bir zaman yönetimi probleminden çok, duygu düzenleme ve belirsizlikle baş etme biçimimizle ilgilidir.
Belki de “Neden zamanımı iyi yönetemiyorum?” sorusundan önce sormamız gereken soru şudur:
“Başlamadığım veya karar vermediğim sürece hangi duygudan uzak duruyorum?”
Bazen ertelediğimiz şey işin kendisi değil, o işle birlikte hissetmek istemediğimiz duygudur.