İnstagram
Telefon
WhatsApp
İletişim Bilgileri

Nazar Değmesin: Güzel Olanı Koruma İhtiyacının Psikolojisi

  • Anasayfa
  • BLOG
  • Nazar Değmesin: Güzel Olanı Koruma İhtiyacının Psikolojisi
Nazar Değmesin: Güzel Olanı Koruma İhtiyacının Psikolojisi

Nazar Değmesin: Güzel Olanı Koruma İhtiyacının Psikolojisi

Kültürel Psikoloji Haset Kontrol Büyüsel Düşünme

Bir bebeğe bakarken, uzun zamandır beklediğimiz güzel bir haberden söz ederken ya da hayatımızda yolunda giden bir şeyi anlatırken dilimize bazen neredeyse kendiliğinden yerleşmiş bir ifade gelir: “Maşallah, nazar değmesin.”

Bu cümlenin kültürümüzde bu kadar güçlü bir karşılığı olması psikolojik açıdan oldukça ilginçtir. Çünkü nazardan sakındığımız şey çoğunlukla sıradan veya değersiz gördüğümüz bir şey değildir. Aksine güzel bulduğumuz, sevdiğimiz, emek verdiğimiz, bizim için anlam taşıyan ya da başkalarının da değerli bulacağını düşündüğümüz şeyler nazarın konusu olur.

Dolayısıyla nazarı yalnızca “kötü bir bakıştan korkmak” şeklinde açıklamak meseleyi oldukça daraltır. Nazar düşüncesinin içinde aynı anda sevgi, değer verme, görünürlük, haset ihtimali, kaybetme korkusu ve insanın kontrol edemediği olaylar karşısında kendisini koruma arzusu bulunabilir.

Psikolojinin burada verebileceği bir “nazar vardır” ya da “yoktur” hükmü bulunmaz. Kültürel ve manevi inanışların doğruluğunu değerlendirmek psikolojinin görevi değildir. Fakat bir inanışın insanın duygularıyla, düşünme biçimiyle ve güvenlik ihtiyacıyla nasıl kesiştiğini anlamaya çalışabiliriz.

İnsan, değer verdiği bir şeyi elde ettiğinde yalnızca sevinmez; aynı anda onu kaybedebileceğinin de farkına varır.
Nazarın değmesinden korktuğumuz şey, çoğu zaman zaten bizim için kıymetlidir.
Bir cümle saklı · Parmağınla ya da fareyle yüzeyi arala

Değer Verdiğimiz Şey Neden Daha Kırılgan Hissedilir?

Bir şeye sahip olmadan önce onun yokluğunu yaşayabiliriz; fakat ona sahip olduktan sonra hayatımıza yeni bir ihtimal daha girer: kayıp. Sevdiğimiz bir insan, kurduğumuz bir ilişki, uzun yıllar emek verdiğimiz bir iş ya da bizi mutlu eden herhangi bir yaşam alanı önem kazandıkça, onun başına gelebilecek olumsuzluklar da zihnimizde daha fazla yer tutabilir. Bu nedenle sevgi ile kaybetme korkusunun birbirinden tamamen bağımsız duygular olduğunu düşünmek güçtür.

Psikolojide kayıptan kaçınma üzerine yapılan çalışmalar, insanların sahip oldukları bir şeyi kaybetmeye genellikle aynı değerde yeni bir şeyi kazanmaktan daha güçlü tepki verebildiklerini göstermiştir. Nazar elbette doğrudan “kayıptan kaçınma” kavramıyla açıklanamaz; ancak insanın sahip olduğu değerli bir şeyi kaybetmeye karşı neden bu kadar duyarlı olabildiğini anlamamız açısından bu literatür önemli bir zemin sunar.

Kişi için kıymetli olan bir şey aynı zamanda psikolojik olarak korunması gereken bir şeye dönüşebilir. Bu yüzden hayat iyi giderken ortaya çıkan “aman bir şey olmasın” hissini her zaman karamsarlık olarak görmek doğru değildir. Bazen bu, insanın değer verdiği bir şeye karşı geliştirdiği doğal hassasiyetin kültürel bir ifadeye dönüşmesidir.

Nazar düşüncesi de tam bu noktada devreye girebilir. Kişi sahip olduğu güzelliğin farkındadır; ancak bu güzelliğin kalıcı olduğuna ilişkin mutlak bir garanti olmadığını da bilir. “Nazar değmesin” cümlesi, bir bakıma sevincin yanına eklenen küçük bir korunma dileği gibi işlev görebilir.

Nazar neden çoğunlukla güzel ve değerli olanla ilişkilendirilir?
Nazar düşüncesinin merkezinde çoğunlukla zaten değer verilmiş, sevilen veya başkalarının da dikkatini çekebilecek bir şey vardır. Psikolojik açıdan bakıldığında bir şeyi kıymetli bulmak, o şeyin zarar görme veya kaybedilme ihtimaline yönelik hassasiyeti de artırabilir. Bu nedenle “nazar değmesin” ifadesi yalnızca dışarıdan gelebilecek bir tehdidi değil, kişinin sahip olduğu şeyi koruma arzusunu da taşıyabilir.

Nazarın Merkezinde Neden “Bakış” Vardır?

Nazarın psikolojik açıdan en ilginç taraflarından biri, tehlikenin bir nesneden değil başka bir insanın bakışından kaynaklandığının düşünülmesidir. İnsan doğası gereği sosyal bir varlıktır ve kendimizi yalnızca kendi değerlendirmelerimiz üzerinden değil, başkalarının bizi nasıl gördüğü üzerinden de anlamlandırırız. Beğenilmek, takdir edilmek, kıskanılmak veya eleştirilmek bu nedenle bütünüyle nötr deneyimler değildir.

Psikoloji Literatüründen
Melanie Klein ve Haset

Psikanalitik kuramın önemli isimlerinden Melanie Klein, 1957 tarihli Envy and Gratitude adlı çalışmasında hasedi, bir başkasında bulunan ve onun haz aldığı “iyi” bir şeye yönelik karmaşık duygular üzerinden ele alır.

Klein’ın yaklaşımı psikolojideki tek açıklama değildir; psikanalitik bir perspektiftir. Ancak başkasında bulunan değerli bir şeyle kurulan ilişkinin psikolojik anlamını tartışması, nazarın kültürel yapısını düşünmek açısından dikkat çekicidir.

Biraz daha derine in: Haset ile kıskançlık aynı şey midir?
Psikolojik literatürde haset ve kıskançlık birbirinden ayrılabilir. Haset çoğunlukla başka bir kişide bulunan ve arzu edilen bir özelliğe, avantaja veya “iyi” şeye yönelirken; kıskançlık sıklıkla sahip olunan bir ilişkinin veya değerin üçüncü bir kişi nedeniyle kaybedilmesi ihtimaliyle ilişkilidir. Gündelik dilde bu iki kavram çoğu zaman birbirinin yerine kullanılsa da psikolojik olarak aynı deneyimi anlatmak zorunda değildir.

Nazarın söz konusu olduğu yerde de bakılan şey çoğu zaman herhangi bir şey değildir. Güzel olduğu, iyi gittiği veya imrenilecek bir taraf taşıdığı düşünülen bir şey görünür hâle gelmiştir.

Burada hayranlık ile hasedi birbirinden ayırmak gerekir. İnsan başka birinin başarısını içtenlikle takdir edebilir, güzel bir bebeğe sevgiyle bakabilir veya arkadaşının mutluluğuna gerçekten sevinebilir. Nazar inanışında kaygı yaratan şey her bakışın kötü olduğu düşüncesinden çok, iyiliğin ve güzelliğin başkasının hasediyle karşılaşabileceği ihtimalidir.

Bu nedenle “göz” sembolünün nazar kültüründeki merkezi konumu psikolojik açıdan da anlamlıdır. Bakış yalnızca görmek değil, aynı zamanda değerlendirmek anlamına gelir.

Güzel Bir Şeyi Anlatınca Neden Bazen İçimize Bir Huzursuzluk Düşer?

İnsan sosyal bir varlık olduğu için sevincini de paylaşmak ister. Güzel bir haber aldığımızda bunu yakınlarımızla konuşmak, bir başarının görülmesini istemek veya sevdiğimiz bir şeyle gurur duymak son derece insani deneyimlerdir. Fakat paylaşmak aynı zamanda görünür olmak anlamına gelir ve nazarla ilişkili psikolojik gerilimlerden biri tam da burada ortaya çıkabilir.

Bir taraftan güzel olanı paylaşmak isteriz; diğer taraftan görünür hâle gelen şeyin artık başkalarının değerlendirmesine, kıskançlığına veya yorumuna da açık olduğunu biliriz. Kültürümüzde “maşallah” sözcüğünün bu noktada özel bir işlevi olduğu düşünülebilir. Güzel olanın dile getirilmesini yasaklamaz; aksine ona hayranlığı ifade etmeye izin verirken aynı anda koruyucu bir iyi dilek de ekler.

Bu nedenle “maşallah” bazen yalnızca dinsel veya geleneksel bir ifade değil, sosyal ilişkilerin içinde hayranlıkla korunma ihtiyacını aynı cümlede buluşturan kültürel bir düzenleme biçimi olarak da düşünülebilir.

Kendine Sor

Hayatımda iyi giden bir şey olduğunda onun tadını çıkarabiliyor muyum, yoksa bir süre sonra zihnim kendiliğinden “bozulabilecek” ihtimalleri mi aramaya başlıyor? Güzel bir şeyi paylaşmak beni neden rahatlatıyor ya da neden huzursuz ediyor? Bu his daha çok başkalarının bakışıyla mı, yoksa güzel olanı kaybetme ihtimaliyle mi ilişkili?

İyi Giden Dönemler Neden Bazen Kaygıyı da Beraberinde Getirebilir?

Bazı kişiler hayatlarında kötü bir dönem sona erdiğinde veya uzun zamandır istedikleri bir şeye kavuştuklarında bekledikleri kadar rahatlayamadıklarını fark ederler. Mutluluğun yanında hafif bir tedirginlik de bulunabilir; çünkü artık korunması gereken, kaybedildiğinde acı verecek bir şey vardır.

Bu durum özellikle geçmişte beklenmedik kayıplar yaşamış, güven duygusu sık sık sarsılmış veya iyi giden dönemlerin ardından ağır hayal kırıklıklarıyla karşılaşmış kişilerde daha belirgin olabilir. Böyle bir yaşam öyküsünde insan zamanla iyi olanın kalıcılığı konusunda daha ihtiyatlı bir tutum geliştirebilir. Mutluluğu hissederken onun ne kadar süreceğini düşünmek, yeni bir kaybın ihtimalini zihnin bir köşesinde tutmak veya bütünüyle gevşemekte zorlanmak, zaman içinde öğrenilmiş bir güvenlik stratejisine dönüşebilir.

Burada mesele yalnızca nazar inanışı değildir. Olumlu duygulara ne ölçüde güvenebildiğimiz de işin içine girer. Kişinin yaşam deneyimleri ona iyi giden dönemlerin her zaman güvenli olmadığı duygusunu öğretmişse, kültürel olarak zaten tanıdık olan “nazar değmesin” ifadesi bu bireysel hassasiyetle kolaylıkla birleşebilir.

Nazar Boncuğu Neden İnsanı Rahatlatabilir?

Kontrol, nazarın psikolojik tarafını anlamak için önemli kavramlardan biridir. Hayatımızdaki pek çok değerli şeyi bütünüyle kontrol edemeyiz. Sevdiğimiz insanların başına hiçbir şey gelmeyeceğini garanti edemeyiz; sağlığımızı veya ilişkilerimizin geleceğini mutlak biçimde belirleyemeyiz. İnsan zihni açısından belirsizliğin en zor taraflarından biri de budur.

Akademik Kavram
Ellen Langer ve Kontrol Yanılsaması

Psikolog Ellen Langer’ın 1975 yılında ortaya koyduğu illusion of control, yani “kontrol yanılsaması” kavramı, insanların nesnel olarak şansa bağlı olan bazı durumlarda bile seçim yapmanın veya belirli bir eylemde bulunmanın kendilerine olduğundan daha fazla kontrol sağladığını hissedebildiklerini ifade eder.

Bu kavram nazar boncuğunu doğrudan açıklamaz; ancak kontrol edemediğimiz koşullar karşısında sembolik bir eylemde bulunmanın neden psikolojik olarak rahatlatıcı olabileceğini anlamamız açısından yararlı bir çerçeve sunar.

Nazar boncuğu takmak, tahtaya vurmak, “maşallah” demek veya kültürden kültüre değişen başka koruyucu ritüeller kişiye tamamen edilgen olmadığı hissini verebilir. Ritüeller üzerine yapılan psikoloji araştırmaları da sembolik davranışların özellikle belirsizlik ve kayıp karşısında algılanan kontrol duygusuyla ilişkili olabileceğini göstermektedir.

Dolayısıyla nazar boncuğunu yalnızca “batıl bir nesne” şeklinde küçümsemek, onun kişi açısından taşıdığı psikolojik ve kültürel işlevi gözden kaçırabilir.

Büyüsel Düşünme Yalnızca “Mantıksız İnsanlara” Ait Değildir

Psikoloji literatüründe büyüsel düşünme kavramı, nesnel bir nedensellik ilişkisi gösterilemediği hâlde belirli olaylar, nesneler veya davranışlar arasında etkisel bir bağ kurulmasını anlatmak için kullanılabilir.

Bilişsel Psikoloji
Rozin, Nemeroff ve “Sempatik Büyü”

Paul Rozin ve Carol Nemeroff’un çalışmaları, temas ve benzerlik gibi sezgisel ilkelerin modern toplumlarda yaşayan yetişkinlerin değerlendirmelerini de etkileyebildiğini göstermiştir. Bu çalışmaların önemli tarafı, sezgisel veya sembolik düşünmenin yalnızca belirli kültürlere ya da “mantıksız” insanlara özgü olmadığını göstermesidir.

İnsan zihni bütünüyle analitik çalışan bir sistem değildir. Rasyonel bilgi, kültürel anlamlar ve sezgisel inanışlar aynı kişide yan yana bulunabilir. Bir insan bir inanışın bilimsel olarak kanıtlanmış olmadığını düşünebilir ve yine de önemli bir şeyi anlattıktan sonra “aman nazar değmesin” deme ihtiyacı hissedebilir. Bu iki durumun aynı kişide bulunması düşündüğümüz kadar sıra dışı değildir.

İnsan zihni, rasyonel bilgiyle kültürel ve sezgisel anlamları aynı anda taşıyabilir.

Kötü Bir Şey Olduğunda “Nazar Değdi” Demek Neden Anlamlı Gelebilir?

İnsan zihni rastlantıyla karşılaşmaktan pek hoşlanmaz. Özellikle değer verdiğimiz bir şey zarar gördüğünde yaşanan olayın nedenini bilmek isteriz. Bir şeyin tamamen tesadüfi veya kontrolümüz dışında gerçekleşmiş olması, bazen nedenini bildiğimizi düşünmekten daha huzursuz edici olabilir.

Güzel bir gelişmenin başkalarına anlatılmasının ardından olumsuz bir olay yaşandığında zihin iki olay arasında ilişki kurabilir. Arada hiçbir olumsuzluk yaşanmayan çok sayıda benzer deneyim daha kolay unutulurken, paylaşım ile kötü gelişmenin art arda geldiği örnek hafızada daha belirgin bir yer edinebilir.

Bilişsel Psikoloji
Doğrulama Yanlılığı

Doğrulama yanlılığı, kişinin sahip olduğu bir inancı destekleyen bilgileri ve olayları daha kolay fark etmesi veya hatırlaması; o inançla uyuşmayan örneklere ise aynı ağırlığı vermemesi eğilimidir.

Bu mekanizma nazara özgü değildir. Sağlık inanışlarından gündelik kararlarımıza kadar çok farklı alanlarda insan düşüncesini etkileyebilir.

Bununla birlikte “nazar değdi” düşüncesi kimi zaman yalnızca nedensellik kurma girişimi olarak görülmemelidir. Kişinin yaşadığı kaybı anlamlandırmasına da hizmet edebilir. Belirsiz ve açıklaması olmayan kötü bir olayın yerine kültür tarafından zaten bilinen bir açıklama yerleştiğinde, dünya tamamen rastlantısal görünmekten çıkar ve zihinsel olarak bir miktar daha düzenli hissedilebilir.

Nazar İnancı Ne Zaman Psikolojik Olarak Zorlayıcı Hâle Gelebilir?

Bir kültürel inanışın varlığıyla psikolojik bir bozukluğu birbirine karıştırmamak gerekir. Nazar boncuğu kullanmak, “maşallah” demek veya bazı güzel gelişmeleri herkesle paylaşmayı tercih etmemek tek başına psikolojik bir sorun değildir.

Klinik açıdan daha önemli olan, bu inanışın kişinin yaşamındaki işlevi ve ağırlığıdır. Kişi başkalarının bakışından yoğun biçimde korktuğu için ilişkilerini sınırlıyor, hayatındaki olumlu gelişmeleri paylaşmaktan bütünüyle kaçınıyor veya belirli koruyucu ritüelleri gerçekleştirmediğinde ciddi bir felaket yaşanacağına dair yoğun ve kontrol edilmesi güç bir kaygı duyuyorsa, inanışın ötesindeki psikolojik mekanizmaları da değerlendirmek gerekebilir.

Burada amaç kişinin kültürel veya manevi inanışını değiştirmek değildir. Önemli olan, inanışın kişinin yaşamına eşlik edip etmediği veya zamanla yaşamını yönetmeye başlayıp başlamadığıdır.

Nazarın İçinde Biraz da Sevgi Var mı?

Nazar üzerine düşünürken konunun yalnızca korku, haset ve tehdit üzerinden anlatılması eksik kalır. Çünkü gündelik dilimize baktığımızda “nazar değmesin” cümlesinin çoğu zaman sevgiyle söylendiğini görürüz.

Bir anne çocuğuna bakarken bunu söylediğinde yalnızca kötülükten korkmuyor olabilir; çocuğunu ne kadar kıymetli bulduğunu da ifade ediyordur. Bir arkadaşımız güzel bir haber verdiğinde söylediğimiz “maşallah”, onun sevincini gördüğümüzü ve bu sevincin sürmesini istediğimizi de anlatabilir.

Bu nedenle nazarın kültürel anlamının yalnızca “kötü göz” üzerinden kurulmadığını düşünüyorum. Koruma ihtiyacı çoğu zaman zaten değerin olduğu yerde ortaya çıkar. İnsan, kendisi için anlam taşımayan her şeyi aynı hassasiyetle korumaya çalışmaz.

Uzman Görüşü

Uzman Klinik Psikolog İlknur Üner’den Not

Nazar konusu açıldığında insanların çoğu zaman iki uçtan birine çekildiğini görüyorum. Bir tarafta bunu bütünüyle gerçek kabul eden, diğer tarafta ise tümüyle küçümseyen bir yaklaşım var. Psikolojik açıdan benim ilgimi çeken yer ise bu tartışmanın biraz dışında kalıyor.

Bir insanın nazara inanıp inanmadığından önce, neyi korumaya çalıştığını anlamayı daha anlamlı buluyorum. Çünkü nazarın konusu çoğu zaman kişinin hayatında zaten özel bir yere sahip olan şeylerdir. İnsan sevdiği çocuğu, iyi giden ilişkisini, emek verdiği işini veya uzun zamandır beklediği güzel bir gelişmeyi kaybetmek istemez.

Bu nedenle “nazar değmesin” derken bazen dile gelen şey görünürde bir inanış olsa da altında son derece insani bir hassasiyet bulunabilir: sahip olduğumuz güzel şeylerin devam etmesini istemek.

Burada benim için önemli olan, kişinin bu korunma ihtiyacıyla nasıl yaşadığıdır. Bir nazar boncuğu taşıyor, “maşallah” diyor ve hayatına devam ediyorsa bu kültürün içinde anlam taşıyan sıradan bir davranış olabilir. Fakat güzel olan her şeyin ardından yoğun bir korku başlıyor, kişi mutluluğuna güvenemiyor veya sürekli kötü bir gelişmenin gelmesini bekliyorsa, o zaman nazarın ötesinde kişinin güvenlik duygusuna da bakmak gerekir.

Sevmek biraz da kayıp ihtimalinin varlığını kabul edebilmektir. Bir şeye gerçekten değer verdiğimizde onun kaybına karşı bütünüyle kayıtsız kalamayız; ancak sürekli kaybetme ihtimaline hazırlanarak yaşamak da elimizdeki şeyle kurduğumuz ilişkinin bir bölümünü korkuya bırakabilir.

Belki nazarla ilgili en insani taraf tam da burada bulunuyor: “Nazar değmesin” derken çoğu zaman yalnızca korkumuzu değil, bir şeyin bizim için ne kadar kıymetli olduğunu da dile getiriyoruz.

Daha
iyi.
özgüvenli.
sakin.
özgür.
dengeli.
farkında.
kendin.
Uzman Klinik Psikolog İlknur Üner
psikologilknuruner.com
Bilgilendirme Notu Bu içerik genel psikolojik bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Nazar gibi kültürel ve manevi inanışların psikolojik açıdan ele alınması, bu inanışların doğruluğu veya yanlışlığı hakkında bilimsel ya da dini bir hüküm verme amacı taşımaz.

Metinde kullanılan “büyüsel düşünme”, “kontrol yanılsaması” ve benzeri psikoloji kavramları tek başına bir ruhsal bozukluğu ifade etmez. Kültürel bağlam, kişinin inanışa yüklediği anlam ve bunun günlük yaşam üzerindeki etkisi birlikte değerlendirilmelidir.

Bir inanış veya ritüel yoğun kaygıya yol açıyor, kişinin davranışlarını belirgin biçimde sınırlıyor ya da günlük işlevselliğini etkiliyorsa bir ruh sağlığı uzmanıyla değerlendirilmesi yararlı olabilir.